Pazartesi, Ağustos 28, 2006

Yeniler için Bakü ve Azerbaycan Hakkında

NOT: BURADAKİ BİLGİLER 2006 YILINA AİTTİR, LÜTFEN GÜNCEL BİLGİLER İÇİN AZERBAYCAN İLE İLGİLİ BAŞKA SİTELERİ ARAŞTIRIN!!

Özellikle Azebaycan'da üniversite eğitimi alacak gençler ve velilerinin çeşitli zamanlarda yönelttiği sorulara genel bir cevap olmak üzere kısaca bazı açıklamalar yapmak istiyorum:

Azerbaycan'a Nasıl Gidebilirim?

Bakü'ye en kolay ulaşım yöntemi Ankara, İstanbul ve Antalya'dan uçakladır. THY'nin hergün İstanbul-Bakü seferi vardır. Yazları bu sefer bazen günde iki defadır, THY web sitesinden incelemek lazım. THY'nin en büyük dezavantajı Bakü'ye Azerbaycan saatiyle gece 04.00 gibi inmesidir. Bir de Azerbaycan Havayolları (AZAL) ile kıyaslanınca nispeten pahalıdır. AZAL iyi bir havayolu şirketidir.Uçakları Boeing ve Airbuslardan oluşur. Ankara'dan haftada iki gün uçuş olduğunu da unutmayın. AZAL Türk saatiyle öğleyin 12.30-13.00 gibi İstanbul'dan kalkar, Azerbaycan saatiyle 17.00'de Bakü'de olur. Biletler 200-300 USD arasında değişebilir.

Özellikle uçağı pahalı bulanlar için Azerbaycan'a Karayoluyla Gürcistan ve İran üzerinden gitmek mümkündür. İstanbul'dan Bakü'ye Gürcistan üzerinden otobüsler var. Öte yandan karayolunda öğrencilerin büyük kısmı İran yoluyla gelmeyi tercih ederler. Bunun için öncelikle bulunduğunuz şehirden Iğdır'a gelmeniz gerekir. Iğdır'dan Nahcıvan'a geçip uçakla Bakü'ye ulaşmak mümkün olmakla birlikte Azeri vatandaşı olmayanlar için uçak ucuz değildir. Dolayısıyla zaten pahalı olduğu için uçağı tercih etmeyen bir öğrenci doğal olarak İran-Tebriz üzerinden Azerbaycan sınırında Astana şehrine ulaşır. Bu aradaki yol kiralık taksiyle geçilir. Bir taksinin Azerbaycan sınırına ulaşması pazarlığa göre 60-100 dolara mal olabilir. 2-3 kişinin bir arada seyahat etmesi maliyetleri düşürecektir. İran-Azerbaycan sınırından geçtikten sonra yine bir taksi kiralanarak 3-4 saatte Bakü'ye ulaşırsınız. Burada da taksi maliyeti 50 USD civarındadır.

Azerbaycan'a gelirken önceden durumunuza göre vizenizi Türkiye'de almanız, özellikle öğrenci iseniz Bakü'ye girişte size bazı kolaylıklar sağlayabilir. Uçakla girişte havaalında 10 USD karşılığı 2 aylık vizeyi Bakü'de de alabilirsiniz. Karayoluyla geleceklerin vize işini muhtemel zorluklara karşı Türkiye'de halletmesi önerilir.

Azerbaycan ucuz bir ülke midir?

Azerbaycan'ın taşra bölgesi nispeten ucuzdur ama Bakü şehri için yanılgıya düşmemek gerekir. Bakü'de hayatın muadil bir Türkiye şehrinden farkı yoktur. Öğrencilerin 2-3 kişi bir arada kirada kalması kira maliyetini düşürmekle birlikte, hayat Ankara, İstanbul ayarına yakın düzeyde pahalıdır. Özellikle Anadolu'nun küçük şehirlerinden ilk defa Bakü'ye gelenler büyük şehre adapte olmakta zorluk çekerler. Ankara, İstanbul, İzmir, Adana gibi şehirlerde yaşayanların Bakü'ye adapte olması çok kolaydır.

Bakü dışında Gence'deki üniversitelerde okuyacaklar maddi açıdan daha şanslıdır. Gence ucuz ve güzel bir şehirdir. Gence'ye Bakü'den uçak, tren veya otobüzle gidebilirsiniz. 20 Yanvardaki avtovağzal(otogar)dan sürekli otobüs bulabilirsiniz. (Otogar yakın zamanda yeni yerine taşınacak, Sumqayıt yolunda). Hergün direk Gence treni yanında haftada 3 gün uçak vardır.

Azerbaycan'da Ne Kadar Parayla Geçinebilirim?

Bu sorunun cevabı aslında Azerbaycan'da ne iş yapacağınızla ilgili. Bir öğrenci ya da başka amaçla orada bulunan bekar bir şahıs 2-3 arkadaşıyla 200 dolar kirayı paylaşıyor ve yemek işini evde hallediyorsa, veya yemek dahil bir yurtta kalıyorsa çok para harcamasi için bir sebep yok. 300-400 dolara çok rahat geçinir. Elbette öğrencilerin ekstra para harcaması için bir sürü sebep var, yalnız bir evde yaşıyorsa, yemekleri dışarıda yiyorsa, geceleri diskoya vs. gidiyorsa, içki içip eğleniyorsa ayda 1500 dolar da yetmeyebilir.

2-3 çocuklu bir aile halinde Bakü'de bulunacaksanız kira dahil 800-1000 USD ile rahat geçinirsiniz. Daha önce de belirttiğim gibi, burada maliyetin esas bölümünü tutan ev kirasıdır. Şehir merkezinde iyi bir ev 400-500 doları bulabilir. 1-2 odalı ortahallisi en az 300-350 dolardır. Taşraya doğru çıktığınızda 150-200 dolara da ev bulabilirsiniz. Bunun dışında yeme içme, ulaşım çok pahalı değildir, normal Türkiye'dekine yakındır.

Azerbaycan Parası Manat ve Dövizle ilgili bilgi verir misiniz?

Azerbaycan para birimi Manattır. 2006 yılı başından itibaren 2007 yılına kadar geçerli olacak eski Manatın yerine yeni Azeri Manatı kullanılmaya başlanmıştır. Yeni 1 Manat yaklaşık 1 USD değerindedir. Manat dolardan yüzde 10 kadar değerlidir. Ancak piyasada çokca eski manat göreceksiniz, eski manatların halk arasında isimleri vardır ve alışverişte bu isimler kullanılır. 3-4 ay bu kavramlar kullanılacağına göre kısaca bilgi vermekte yarar görüyorum.

Azerbaycan paralarının isimleri paranın üzerindeki resme göre verilmiştir. Mesela eski 500 Manat üzerindeki Nizami Gencevi resmi sebebiyle Nizami, 1000 Manat eskiden mevcut olan Mehmet Emin Resulzade'nin resmi sebebiyle "Memmet", 10000 Manat ise Şirvanşahlar Sarayı resmi sebebiyle "Şirvan" olarak adlandırılır. Yeni 1 Manat 5000 eski manata eşittir. Yani eski 1 Şirvan (10.000 Manat) Yeni 2 Manattır (5000X2).

Azerbaycan'da döviz olarak Dolar yaygındır. Yalnız alışverişlerde (büyük meblağlar dışında) dolar geçmez, buna dikkat edin. Çok sayıda döviz büfesi vardır, dolayısıyla paranızı bozdurabilirsiniz, endişe etmeniz gerekmez. YTL, Euro gibi paralar da bu büfelerde bozulur ama değeri biraz düşük olabilir.

Bakü Güvenli Bir Şehir midir?

Evet. Hatta kanunlara riayet ettikten sonra Türkiye'nin büyükşehirlerine göre çok daha güvenli ve huzurlu bir şehirdir. Elbette Anadolu'nun küçük bir şehriyle 3-4 milyonluk koca bir başkenti kıyaslama hatasına düşmemek gerekir. Sonuçta Bakü büyük bir şehir. Ama genel anlamda hırsızlık, soygun vs. yok denecek kadar azdır. Kapkaç hiç yoktur.

Yalnız Azerbaycan kanunlarına uymazsanız, mesela lüzumsuz yere kavga edip başınızı derde sokarsanız hukuki açıdan kurtulabilmek için bazı dolambaçlı yollara girmeniz, masraf etmeniz gerekebilir. Dolayısıyla, ortalama bir öğrenci ya da çalışan için Azerbaycan Türkiye'ye göre daha güvenli bir şehirdir. Ortalama bir serseri için ise Türkiye'den nispeten daha problemlidir.

Azerbaycan'da Rüşvet Yaygın deniyor, endişe etmeli miyim?

Hayır. Azerbaycan'da yasalara uygun hareket ettikten sonra rüşvet sizi rahatsız edecek bir problem değildir. Pasaportunuz, vizeniz, Türkiye'den gelirken getirmeniz gereken evraklarınız tam ise hiç problem yaşamazsınız. Önceden de belirttiğim gibi, evraklarınızda problem varsa probleminizin çözümünde işin yokuşla sürülmesi, rüşvet istenmesi gibi durumlarla karşılaşabilirsiniz. Mesela, bir yıl Azerbaycan'da kalacaksanız oturum belgesi almanız gerekebilir, normalde bu belgeyi bağlı olduğunuz kurum sizin adınıza alır ama bazen işlerin hızlanması için 2-10 Dolar arası bir rüşvet ödenmesi söz konusu olabilir. Yine de rüşvet işinin çok abartılıp korkunç bir karabasana dönüştürülmesi yanlış olur. Mesela bir yıllık süre zarfında ben hiç alenen rüşvet istemiyle karşılaşmadım. Öte yandan ticaret amaçlı Bakü'ye geliyorsanız, daha önce bu amaçla gelmiş olanlardan, ATIB ve TUSIAB gibi kuruluşlardan detaylar sormanızda yarar vardır.

Peki Öğrenim Kurumlarındaki Rüşvet?

Bu da yaygın bir duyumdur ve maalesef nispeten doğruluk payı vardır. Azerbaycan'da (2-3 istisna dışında) tüm eğitim kurumlarında öğrencilerin ders geçebilmek için hocalara veya okul idaresine rüşvet verdiği söylentisi hakimdir. Bu konuda şunu söyleyebilirim, Hazar Üniversitesi, Kafkas Üniversitesi, Türk Dünyası İşletme Fakültesi vs. dışındaki Azeri okullarında derece derece öğrencilerden para alınarak ders geçirilmesi ihtimali göz önüne alınmalıdır. Elbette Bakü'deki köklü üniversitelerde bunlar büyük ölçüde duyumlar ve öğrencilerin abartılı rivayetlerinden ibarettir. Ancak benim de şahsi bazı duyumlarım olmuştu.

Sadece şunu söyleyebilirim, başarılı bir öğrenci iseniz bu sizi ilgilendiren bir konu değildir. Eğer derslere çalışırsanız, kimse sizden rüşvet istemez. Ama başarısız olmuşsanız, karşınızdaki hocaların meşrebine göre para ödeyerek dersi geçme teklifiyle karşılaşabilirsiniz. Tembel ve aymaz öğrencilerin bu sistemi beslediği de düşünülebilir. Ancak, Azerbaycan Devlet İktisat Üniversitesi, Bakü Devlet Üniversitesi, Diller Üniversitesi, Neft Akademisi, Güzel Sanatlar Okulu gibi köklü ve göz önündeki okullarda rüşvete karşı idarelerin aleni bir mücadele başlatmış olduğunu biliyorum. Buralarda rüşvete meyilli bazı eski hocalar olmakla birlikte, Azerbaycan'ın dış dünyaya açılması ve şeffaflık talepleriyle birlikte zaman içinde rüşvetin tamamen ortadan kalkacağını ileri sürebiliriz.

Kısaca, okuma niyetiyle Bakü'ye gelen azimli ve aklı başında bir öğrenci için üniversitelerde rüşvet meselesi çok önemli bir konu değildir. Ana-babaların endişeye kapılmasına gerek yok. Tabii bazı öğrencilerin "ailelerden uzak keyiflerine bakma isteği" biraz farklı bir durum, onlar için çalışıp çabalamadan parayla diploma sahibi olma ihitmali cazip gelebilir, ama bu kafadakiler başka sebeplerle zaten başarısız olacaklardır.

Azerbaycan'ın günlük hayatı, gelenekleri Türkiye'ye benzer mi?

Hem hayır, hem evet. Komşuluk, canayakınlık gibi özellikler özellikle Bakü dışındaki şehir ve köylerde bizimkinin neredeyse aynısıdır. Bakü'de ise tipik bir büyükşehir özelliği olarak insanlar daha kendi işiyle meşgul havadadır. Bizim İstanbul'da veya irice bir şehrimizde komşusu ölse adamın haberi olmamasına yakın bir durum vardır. Yine de yaşadığım evde komşum ve ev sahibimle çok iyi ilişkilerim vardı. Kısaca, Türkiye'deki şehir hayatıyla Bakü'deki hayat arasında bir fark olmamakla birlikte genel anlamda gelenekler bayağı farklılaşmıştır.

Çay içme alışkanlığınız varsa Azerilerde bunu biraz farklı şekilde de olsa bulursunuz. Onlar da çok çay içer ama genelde çayın yanında reçel, çikolata, gofret vs.den oluşan bir sofra kurulur. Bu tür meclislerde yemekten önce çay içilir. Tabii çaya şeker atılmaz, yanındaki tatlılarla içilir. Bir de çay bizdeki gibi demlenmez. Yine de adapte olması zor değil.

Azerbaycan Rus Kültüründen Etkilenmiş midir?

Büyük ölçüde evet. Ama son zamanlarda Türk televizyonlarının yoğun izlenmesi, AB ve Batı dünyası ile ilişkilerin gelişmesi gibi sebeplerle Rus etkisinin önemini kaybetmeye başlamasından söz etmek mümkün. Global dünyada kültürler birbirine yakınlaşıyor, Azerbaycan'da da bu gerçek kolayca izlenebiliyor.

Azerilerle kolayca anlaşabilir miyim?

Teorik olarak evet, ama uygulamada ilk günlerde belli başlı 20-30 kelime ve kalıbı öğrenene kadar zorlanırsınız. Mesela bir şeyin fiyatını soramazsınız, ekmek, para, yoğurt gibi temel kelimeleri kullanamadığınız için sıkıntı çekebilirsiniz. Bu kelimelerin Azeri Türkçesindeki karşılığına adapte olduktan sonra günlük hayatta anlaşmada problem yoktur. Tabii okullarda eğitim alabilmek için Azeri Türkçesi veya Rusça hazırlık okumanız gerekir.

Genelde soru eki "mi" kullanılmaz. G'nin biraz kalını Q, Bizdeki şapkalı A'ya benzeyen Ters E ve H-K arası bir ses olan X Türkiye Türkçesinden farklı olarak Azerbaycan'da kullanılır. "Olmak" mastarı yaygın kullanılır. Mesela "girebilir miyim" yerine "girmek olar?" (girmek olur mu anlamında) denir.

Temel bazı kelime ve cümleler:

Ekmek: Çörek
Yoğurt: Gatık
Domates: Pamidor
Salatalık: Hıyar
Anahtar: Açar
Para: Pul

Konuşmak: Danışmak (Yahşı danışır: İyi konuşur)
Bulmak: Tapmak
Anlamak: Başa düşmek
Anladın mı: Başa düştün?, Anladım: Başa düştüm vs.
İyi: Yahşı, Kötü: Pis (Bizdeki pis anlamında değil, doğrudan kötü anlamındadır)
Doğru: Düz (Doğru konuş: Düz Danış)

Günaydın: Sabahınız heyr
Selam: Salam
Allahaısmarladık: Sağol, Helelik, Salamatla
İzninizle kendimi tanıtayım: İcaze verin özümü tagdim edim
Nasılsınız: Necesiniz?
Teşekkürler, iyiyim: Sağol, yahşıyam.
Bunun fiyatı nedir: Bu neçeyedir?
Durun, burada ineceğim: Sakhlayın, düşen var.
Ne zaman?: Ne vakht (vaxt)
Saat Kaç: Saat neçedir?
Saat 3'ü 10 geçiyor: Saat 4'e 10 işleyip
Lütfen, rica ederim: Hahiş edirem
Dövizi nerede bozdurabilirim: Valyutayı harada deyişebilerem?
Sabah erken bekliyorum: Seher tezden gözlüyrem

Bu kelime ve kalıplara kısa sürede adapte olursunuz ama yine de önden bilgi sahibi olduğunuz takdirde rahat edersiniz.

Yemekler konusunda ne önerirsiniz?

Ailece gidenler yemekleri kendi pişireceği için pek bir problem olmaz, pazarlar ve marketler tıka basa ithal gıda maddesi doludur. Neptün Market ve Ramstore'larda bolca Türk malı da bulursunuz. Gerçi ben Ramstore'u pek tavsiye etmem Türk malı diye aynı malı 2-3 kat pahalı almak mümkündür. Bazıları bunu güven meselesi yapabilir ama bence boş bir avuntu. Tavuk, et ve et ürünlerini bahsettiğim marketlerden almanızı tavsiye ederim, bunun dışında normal günlük erzakınızı, pirinç, yoğurt, ekmek vs. canınızın istediği yerden, tercihan en yakın bakkalınızdan temin edebilirsiniz.

Haram olduğu endişesiyle et yemeyenler olabilir, kısaca onlara da ipucu vereyim. Evet, Azerbaycan'da bir miktar hristiyan nüfus yanında Rus döneminin etkisiyle dinle ilgisiz bir kesim olduğu için az da olsa domuz eti mevcuttur. (Domuzun bir türüne Gaban denir, bu isimle de karşılaşabilirsiniz). Ancak domuz eti satan yerlerde genelde bu yazıyla veya resimle belirtilir. Daha çok dana (mal) eti yaygındır. Azerbaycan'da hayvanlar boğazlanarak kesildiği için bir problem yoktur. Et konusunda daha da hassas olanlara Ramstore ve Neptün dışında Gençlik civarında Buta Market ve Nizami Metrosu civarındaki Kasap Azizi öneririm.

Bakü'de istemediğiniz kadar Türk kebapçısı, lokantası mevcut olduğundan ne yeriz filan diye düşünmenize gerek yok. Fiyatlar da Türkiye ile aynıdır. Azeri lokantalarında ise kebaplar dışında birkaç tür çorba içebilirsiniz. Alışabilirseniz Şeki pitisi de yenebilir. Çorbaları bol etli ve sebzeli, doyurucudur.

Pazar yerleri bizdeki açık semt pazarlarının aynısıdır. Yalnız bunlar daimidir. Sebze ve meyveleri buralardan alabilirsiniz. Kapalı pazarları bazı yerlerde açık et de satıldığı için pek hijyenik değildir ama pek de problem etmeye değmez. Çok titiz, hijyene düşkün iseniz, biraz fazla ödeyerek bolca mevcut olan manavlardan alışveriş edersiniz.

Çeşitli internet site ve forumlarında Azerbaycan ve Bakü hakkında olumsuz yazılar var, ne dersiniz?

Bu yazıların bir kısmını ben de gördüm, Bakü'de iken durmadan şikayetlenen, sızlanan, işlerin asla olumlu tarafına bakmayan Türklere de bizzat şahit oldum. Bunlara kulak asmamak lazım. Neticede Azerbaycan Türkiye'ye kıyasla biraz daha kuralların oturmadığı bir ülke. Fukaralık, gelir dağılım dengesizliği de mevcut. Ülkede nisbi bir karmaşıklık var ve bu havadan yararlanmak isteyen memur, esnaf vs. olabiliyor. Daha önceki yazılarda da söylediğim gibi bu özellikler Türkiye'de de fazlasıyla var ve ne amaçla gittiğini bilen için hiçbir şeyden çekinmeye gerek yoktur.

Elbette bunu söylerken cennete gidiyorsunuz demiyorum ama "esnaf bizi kazıklıyor" türü laflara da itibar etmeyin. İsterseniz Türkiye'de herhangi bir şehirde gurbette okuyan öğrencilerin internette yazdıklarına bakın orada da falanca şehirde ev kiralarını öğrenciler için yükseltiyorlar, filanca şehrin esnafı öğrenci, yabancı olduğumuz için bizi kazıklıyor gibi laflar duyarsınız. Neticede bunun Azerbaycan, Türkiye vs. ile bir ilgisi yok. Sonuçta biri diğerinden biraz daha gelişmiş iki azgelişmiş ülkeden bahsediyoruz.

Esnafın sizi kazıklamaya çalıştığını düşünüyorsanız çok basit bir şey yapın, kazıklanmayın. Bir sürü market var, herşeyin fiyatı üzerinde yazıyor. Bir şey almadan bir iki dükkan dolaşıverin. Ev tutacağınızda da bilen eski arkadaşlarınıza, hocalarınıza, okul idarenize filan sorun. Ev sahibiyle açık konuşun. Ederinin çok üzerinde bir fiyat söylemişse zaten siz vazgeçme eğilimi gösterirseniz düşecektir. Fakat ben genelde piyasa fiyatıyla üç aşağı beş yukarı fark edeceğine inanmıyorum. Sonuçta hiçkimse ahmak değil, düşünüp taşınıp öyle karar veriyoruz.

Siz karşınızdaki Azeri vatandaşa olumlu, tepeden bakmayarak, onu potansiyel bir üçkağıtçı görmeden yaklaşırsanız o da size olumlu yaklaşacaktır. Siz sağda solda işittiğiniz yarısı yalan laflarla Azerilere genellemeci önyargılarla yaklaşırsanız karşılığını aynı şekilde alırsınız. Benim maalesef Bakü'de sıkça karşılaştığım bir durum ortalama bazı Türk vatandaşlarının Azerilere tepeden bakar bir tavır takınmaları, Azerbaycan ve Bakü'nün çok geri kalmış bir yer olduğu vs. değerlendirmeler yapmalarıydı. Duyan da bu şahısların Anadolunun ortalama bir kasaba, ilçesi yahut İstanbul gibi trafik belasından muzdarip, pahalı, kalabalık, karmakarışık bir şehrinden değil Lüksemburg'dan geldiğini zannedecek.

Kısaca, bu forumlarda bahsedilen olumsuz olaylar münferit bazı problemlerdir ve dünyanın hangi ülkesine gitseniz karşılaşmanız mümkündür. Öte yandan bize göre daha kötü bir altyapı ve hijyen eksikliği olduğunu belirtmek gerekir. Ancak yakın zamanda yeniden gittiğimde bu konularda da ilerleme olduğunu fark ettim.

Perşembe, Ağustos 17, 2006

Bakü'ye Veda

Azerbaycan'daki görevim sone erdiği için Temmuz 2006'da Türkiye'ye döndüm. Bu vesileyle Azerbaycan'da iken tanıştığım dostlara ve bu güzel ülkenin cefakar insanına kısa bir teşekkür etmek isterim.

İlk teşekkür, beni Azerbaycan'a davet ederek bu imkanı sağlayan TDAV başkanı sayın Turan Yazgan'a olacaktır. Ömrünü Türk Dünyasının iş, fikir ve dil birliğine adamış bu azimli insana bundan sonraki faaliyetlerinde başarılar dilerim.

Eşim Şeyma ve çocuklarım Bilal ile Aslı'nın Azerbaycan'a gelmeyi kabul etmeleri de bu ziyareti mümkün kılmıştır. Türkiye'deki konforu bırakıp Bakü'ye gelen, 10 ay boyunca bir gün dahi nispeten düşük hayat tarzını problem etmeyen, sızlanmak yerine farklı bir kültürü tanımaya, fırsatlardan yararlanmaya çalışan sevgili eşim ve çocuklarıma ne kadar teşekkür etsem azdır.

Görev yaptığım okuldaki Azeri meslektaşlarım Neriman Hanahmedov, Murad İskender, İntikam Beşirov, Elza Semedli, Elşen Memmedli, Hatem Cabbarlı, Kadir Bayramlı, Zaur İsmayılov, Rövşen Garayev, Zahid Bey, Besti Aliyeva, idareciler Asiman Guliyev ve Natık Gurbanov ile idari personel Gülnare, Cahan, Samire, Günel Hanımlar, Teymur'a, Teyyub Mustafazade'ye, Türkiye'den hocalarımız Ramazan Taşdurmaz, Şükran Akgül, Halil Gümüş, Aziz Bostan ve Sönmez Ötken'e yakın ilgilerinden dolayı müteşekkirim.

Türkiye ve Azerbaycan vatandaşı öğrencilerimizle çok güzel günler geçirdik, özellikle Azeri öğrencilerin büyük kısmındaki azim ve istek bu talihsiz ülkenin geleceği açısından bir ölçüde ümitvar olmama sebep oldu. Özellikle Nurlan Memmedov, Ali Caferov, Kamil Haydarov ve Ceyhun Huseynov ile adını hatırlayamadığım diğer birçoğu çok uzak olmayan bir gelecekte ülkeleri adına önemli işler başaracak çapta gençler. Keşke Azerbaycan'ın imkanları daha iyi olsa da bu insanlar hak ettikleri kalitede bir eğitim alabilseler.

Bunun dışında, Azerbaycan'a ilk geldiğimiz günlerde bizi yalnız bırakmayan kıymetli dostlarımız Hüseyin Bey ve eşi, iş adamı Halil Kurumahmut, Ramin ve Rasim Nesibov kardeşler ile çok muhterem anneleri Azerbaycan'ın bizim için daha kolay olmasına yardımcı oldular. Oğlumla özel ilgilenen ve Azerbaycan Türkçesinde en iyi şekilde yetişmesini sağlayan öğretmeni Sara Hanıma borcumuzu kolay ödeyemeyiz. Bunun dışında diğer öğretmenler Aysel Hanım ve Muzaffer Bey ile okul idarecisi Selim hocayı ve çocuklarımın hafızasında güzel bir hatıra olarak kalacak Bakü Atatürk lisesi ve Azeri öğrenci arkadaşlarını da unutmayacağız.

Son teşekkür gerçekten "dost ve kardeş" olduklarını her yönüyle gösteren cefakar Azerbaycan halkına. Asla Azerbaycan ile ilgili sağda solda işittiğiniz boş, münferit vakalara dayanan haberlere, tüm Azerileri aynı kefeye koyan genellemelere kulak asmayın. Komşularımız, bakkalımız, ev sahibimiz, ara sıra uğradığım Fuzuli meydanındaki sahaf, Azeri yemekleri için gittiğim lokantaların sahip ve çalışanları, pazarcı esnafı vs. son derece müspet, hele hele Türkiye'den gelenlere candan davranan insanlardı. Her ülkede olabileceği kadar burada da insan ve sistemden kaynaklanan problemler var elbette. Taşlar henüz yerine oturuyor. Sistemde rüşvet çok yaygın, kısmi anarşik durumdan yararlanmak isteyen esnaf ve bazı memurlar var. Ama bir öğrenci, öğretmen ya da iş adamı olarak Türke özgü garip havalara girmedikçe bu olumsuzlukları hiç hissetmeyeceğinize garanti veririm. Azeriler kendilerine dostça yaklaşan bir Türkü el üstünde tutarlar. Ukala ve kendini bilmeze haddini bildirecek derecede de zeki ve mizahdan anlayan insanlardır.

Özellikle Azerbaycan'da okumayı düşünen iyi niyetli gençlere Bakü'yü mutlaka tavsiye ederim. Gidin, Rusça, ingilizce, fransızca öğrenin. Tembellik etmezseniz belli başlı okullardan da istifade edersiniz.

Salı, Ocak 24, 2006

Kar Yağışı ve Piyasa


Bakü'de son yılların en yoğun kar yağışı vardı, Türkiye'yi hiç aratmadı. Buraya kar yağmıyor değil ama genelde nispeten hafif bir atıştırma şeklinde oluyor. Bir arkadaşım hatırlayabildiği kadarıyla 1982 yılında böyle kar yağdığından bahsetti, 2002'de de bayağı kar yağmış. Şehir merkezinde 10 cm.ye ulaşan kar buna pek alışık olmayan Bakü'lüleri, özellikle de otomobil kullananları şaşkına çevirmişe benziyor. Yollara tuz dökülmediği, araçların da zinciri olmadığı için yokuşlarda ilerlemeye çalışan otomobillerin ve minibüslerin meydana getirdiği manzara ilginç görüntülere sebep oldu.


Şehrin merkezi sayılan Milli Bank civarından Nesimi Pazarı yönüne ve Teze Pazar tarafına Azatlık Prospektine paralel tırmanmak zorunda olan yüzlerce araç yerde oluşan kalın kar tabakası sebebiyle daha yokuşun başında ilerleyemez hale geldi. Tabii işlerine gitmek isteyenler bu durumdan en olumsuz etkileneler oldu, ben de yürüyerek gitmeyi tercih ettim. Öğleye doğru kar iyice şiddetlendi ve beylik tabirle, buna da en çok gençler ve çocuklar sevinmiş olacak ki sokaklar karla oynayanlarla doldu. Fırsattan istifade resim çektirenler de boldu. Ben ise donacak yollarda akşamki dönüş trafiğinde rezil olacakları da düşünmeden edemedim.


İkindi üzeri dönüşte yine yayan aynı istikameti tercih ettim. Dönüş yolunda da manzara farksızdı. Yokuşta ilerlemeye çalışan arabalardan kaynaklanan balata ve lastik kokusu biraz daha kesifleşmişti o kadar. Bu esnada bir manzara dikkatimi çekti, lüks bir otomobilde şoför cep telefonuyla konuşuyor, 4-5 genç de otomobili iterek hareket ettirmeye çalışıyodu. İleride deöbek öbek araba itenler vardı. Gençler bu işi babalarının hayrına mı yapıyor diye düşünürken, bir kaç metre aşağıda yine bir grup genç ile otomobil şoförünün şu diyaloguna şahit oldum:

-Kömeğ eyleyelim? (Yardım edelim mi?)
-Beli. (Evet)
-Nagadar verecen?

Anlaşıldığı kadarıyla ben yokuşu çıktıktan sonra burada bir kaç saatte kayan otomobilleri itme piyasası oluşmuş, bunu duyan gençler de 4-5 kişilik gruplar halinde patinaj yapan otomobillere bedeli karşılığında yardımcı olmak üzere seferber olmuşlardı. Azerbaycan, komünizm ve piyasa ekonomisi üzerinde düşünerek 28 May meydanına indim, beyaz örtü meydanı da tamamen kaplamıştı. Bilenler için resmi buraya koyuyorum, Bakü'yü her zaman böyle bembeyaz görmek kısmet olmayabilir. Büyütmek için resme tıklayın.

Pazar, Ocak 22, 2006

Bakü'de Kış


Deniz şehri Bakü'de yağmur bol fakat kar yağması nadir görülen bir şey iken, bu sene çok güzel manzaralar oluşturan iyi bir kar yağdı. Fazla yerde kalmayan kar bir gün içinde eridi, geriye evin karşısındaki şu ağacın resmi kaldı. Anlaşıldığı kadarıyla Türkiye'deki soğuklara paralel olarak burada da hava değişiyor. Mart sonuna kadar, daha doğrusu Nevruza kadar soğuklar devam edecek gibi görünüyor. Azerbaycan'da dünya üzerindeki 11 iklim türünün 9'unun yaşandığı rivayet ediliyor. Ülkenin batısında büyük Kafkas dağları ve 4000 m. civarında tepeler var. Kuzey bölgesi de nispeten dağlık. Dolayısıyla buralarda kış tabii olarak sert geçiyor. Güney Hazar havzası ve Bakü civarı ise tropik. Yazları çok sıcak oluyor, kışları da pek eksiye düşmüyor. Gerçi şu günlerde Bakü'de nadir rastlanan, İçanadoluyu aratmayan bir soğuk var, özellikle meşhur rüzgarıyla, "küleğiyle" birleşince fena çarpıyor. Hava raporunda "Şimal garb küleyi esecek" dendiğinde dışarı çıkarken tedbirli olmak şart. Şu iki gündür geceleri -3 dereceye kadar düşüyor. Havaların buradaki iyi bir tarafı da Anadolu'ya nazaran gece gündüz farkının pek olmaması. En fazla 2-3 derece oynuyor.



Bakü'de ısınma için genelde evlerde doğal gaz ve elektrikli sistemler kullanılıyor. Eski apartmanlarda doğal gaz sistemi olmasına rağmen genelde merkezi ısıtma sistemli kaloriferler çalışmıyor. Resmi binalarda petrolle çalışan kalorifer sistemleri var. Orta halli evlerde doğal gaz sobası olanlar var, çoğunluk garibanlar ise elektrik sobalarıyla ve gazlı fırının kapağını açıp yakmak suretiyle ısınıyor. Şehir çok soğuk olmadığı için normal klimalar ve basit elektrikli sobalar ısınma için fazlasıyla yeterli. Elektrik bedeli de (şimdilik) fazla can yakmıyor. Hasılı Bakü'nün hafif sert, epey rüzgarlı ama alışınca pek de rahatsız etmeyen bir kışı var diyebiliriz.

Cumartesi, Ocak 21, 2006

20 Yanvar Şehitleri

Azerbaycan’ın bağımsızlığını kazanmasının üzerinden henüz fazla bir zaman geçmedi. Şurada 15 yıllık bir müstakillik geçmişi var. Bu bağımsızlığa giden yol ise birçok bağımsızlık mücadelesinde olduğu gibi çok zorlu ve kanlı engellerin aşılmasıyla ortaya çıkmış. Bu tarihlerin içinde en önemlisi bugün 16. yılı hüzünle anılan kanlı 20 Yanvar (Ocak) hadiseleri. Zira 20 Ocak 1990 gecesi meydana gelen acı olayların ardından başveren gelişmeler 1991 yılında azatlığa giden yolu açmış, Azerbaycan’ın tarihinde (1918-1920 arası hariç) gerçekten bağımsız bir devlet olmasını sağlamıştır. 19 Ocak gecesi Bakü’de bağımsızlık isteyen Azerbaycan halkının üzerine tanklarla yürüyen Kızılordu birlikleri ellerinde birkaç parça derme çatma tabanca tüfek olan Azerbaycan’lı direnişçileri ezmeye kalkmış, 20 Ocak sabahı 150-200 arası aralarında kadın ve çocuklarında olduğu ölü ile yüzlerce yaralı bırakarak artık söndürülmesi imkansız olan bağımsızlık fitilini ateşlemişti. Lenin meydanında toplanan yüzbinlerin omzunda bugünkü şehitler hıyabanına defnedilen 20 Yanvar şehitleri o gün bu gündür Azerbaycan’ın bağımsızlığının simgesi haline gelmişler.

Bugün sabahın erken saatlerinden itibaren kırmızı karanfillerle şehitler hıyabanına yürüyen yüzbinlerin yanında ben de birkaç Azerbaycanlı arkadaşımla 20 Yanvar şehitlerini ziyaret ettim. Olay çok yeni olduğu için hemen herkesin bir hatırası vardı. İki karanfilin birini tanımadığım gencecik Yusif ile Vefa’nın anıt resminin önüne bıraktım. Bu esnada Azerbaycan’ın bir türlü gülmeyen kara talihini düşündüm. Azerilerin büyük şairi Fuzuli sanki Azerbaycan’ın geleceğini görmüş de

Şebi hicran yanar canım, Töker gan çeşmi giryanım
Oyadar helki efğanım, Gara behtim oyanmaz mı

diye o meşhur beyti söylemiş. Ümit ederim Azerbaycan’ın bahtı önümüzdeki dönemde açılır, bu halk layık olduğu güzel günlere kavuşur.

Leyli ve Mecnun: İki Dehanın Eseri ve Azerbaycan’da Sanatkarlar

Azerbaycan’da sanata değer verildiğinden daha önce söz etmiştim. Bunların içinde bir tanesi biz Türkiye’de yaşayanlara tanıdık. 16. asrın büyük şairi Fuzuli. Aslında Fuzuli bugünkü Kuzey Azerbaycan’da değil, daha ziyade güneyde ve Bağdat civarlarında yaşamıştır. Ancak şiirlerini Farsça ve Arapça yanında bugün halen yaşayan Azerbaycan Türkçesiyle yazmış olması bugün Azerbaycan’da el üstünde tutulmasına sebep oluyor. Fuzuli’nin her üç dilde şaheserler ortaya çıkaran bir deha olmasına bakıldığında Azerbaycanlı dostlarımızın bu övünçlerinde haksız olmadıklarını düşünebiliriz. Mehemmed Fuzuli büyük bir şair evet, ama Azerbaycan’da onun ünü biraz da baş eseri Leyla vü Mecnun’u besteleyen Azerbaycan’ın yetiştirdiği bir başka büyük sanatkar olan Üzeyir Hacıbeyov’dan gelir. Üzeyir Hacıbeyov 1883-1948 yılları arasında yaşamış. 1908 yılında henüz 25 yaşındayken Fuzuli’nin Leyla vü Mecnun’unu bir opera şeklinde bestelemiş. Üzeyir Bey bugün tüm dünyada bilinen büyük bir bestekâr. Azerbaycan halk türkülerinin derlenmesi konusunda da önemli çalışmaları vardır. Belki Türkiye’de yaşayanların fikri yoktur ama 1911 yılında “Çırpınırdı Karadeniz” müziğini besteleyen de Üzeyir Hacıbeyov’dur. 1920 yılında komünist idare Azerbaycan’a yerleştikten sonra yaşanan kıyımda Nerimanov tarafından ölümden kurtarılan Üzeyir Bey uzun süre küskün bir hayat yaşamış, büyük eseri Köroğlu’na kadar da önemli bir beste yapmamıştır.



Buraya geldikten sonra sahnelendiği ilk fırsatta Leyla vü Mecnun operasına gittik. Aynı zamanda Azerbaycan’ın görkemli mimari eserlerinden biri olan Azerbaycan Dövlet Akademik Opera ve Bale Teatrında sahnelenen Leyli ve Mecnun’dan çıkarken Üzeyir Bey ve Fuzuli’nin ortak eseriyle ilgili övgülerin hiç de abartma olmadığını düşünüyorduk. Tabii tiyatro binasına yanlış kapıdan girmemiz neticesinde kuliste Mecnun’un babası ve bir iki papyonlu müzisyenle selamlaşma şansımız da oldu, o ayrı bir hikayedir. Bu arada bilmek isteyenler için tiyatroda bilet fiyatları 3-5 milyon TL civarında.




Bakü’ye yolu düşeceklere tavsiyem, fırsat bulup Üzeyir Hacıbeyov’un bestelediği Leyli ve Mecnun ve en az onun kadar ünlü “Köroğlu”, “Arşın Mal Alan” ve “O Olmasın Bu Olsun” adlı eserleri izlemeleridir. Tabii önce Fuzuli ve Üzeyir Bey kimdir biraz bilgi edinmek şartıyla. Bu konuda linki izleyerek hem müziklere hem de bilgilere ulaşabilirsiniz.



Öte yandan Bakü’ye sırf görkemli meydanlarda büyük şair ve sanatkarların heykellerini izlerken oturup düşünmek için bile gelmeye değer. Tabii Bakü demişken Dede Korkut adına dikilecek heykelin yerini belli etmek üzere konulan koca bir kaya anıtı unutmamak gerek. Çoğumuzun zaten bildiği gibi Nasreddin Hoca, Köroğlu gibi halk kahramanlarımız diğer Türk devletlerinde olduğu gibi Azerbaycan’da da benzer özelliklerle mevcut. Ancak, başka bir yazıda belirttiğim gibi Azerbaycan ile yakınlığımız takdir edilir ki, Hazar’ın ötesine göre biraz daha yakındır.

Bakü'de Mimari Eserler


Bakü şehrine yolu düşenlerin dikkatini çekecek şeylerden biri farklı dönemleren kalma güzel binalarıdır. 1870’lerden itibaren yapılmaya başlayan ve bugün sapasağlam ayakta olan birçok yapı hem ihtişamı hem de süslemesiyle meraklıları derhal etkisi altına alır.

Bir dostumuzla sohbetimizde bu binaların bir kısmının 1870’lerden itibaren çoğalan “Neft Milyonçularının” (Petrol Milyonerleri) İtalya gibi ülkelerden davet ettikleri mimarlara özel yaptırılmış yerler olduğunu öğrendik. Mesela aşağıda resmi olan şimdiki Bilimler Akademisi binası İsmail isimli oğlu gençken vefat eden bir petrol milyonerinin onun adına yaptırdığı görkemli bir yapı.

Yine şehirdeki önemli mimari eserlerden bir kısmı II. Dünya Savaşı yıllarında özellikle Alman esirlerden yararlanılarak yapılmış. Bu dönemin en ünlü binası kuşkusuz Azatlık (eski Lenin) Meydanındaki Hükümet binası. Yeni Bakü ile neredeyse özdeşleşen bu bina estetiğiyle göz kamaştırıyor.

Adı geçen binalar sadece süslü olmalarıyla değil sağlamlıklarıyla da dikkat çekiyor. Niye bu kadar sağlam olduklarını 1940’lı yıllarda Azerbaycan Komünist Partisi yöneticiliği yapan ve insafsızlığıyla da meşhur olan Mir Cefer Bağırov’un bir uygulamasından da anlayabiliyoruz. Anlatılana göre Bağırov üzerinden tren geçecek bir köprünün ihalesini üstlenen müteahhiti iş bitiminde sorguya çeker, kesinlikle şu kadar vagon taşıyan bir tren katarını çeker cevabını alınca mimarı bir kamyona bindirir ve köprünün altına koyar. Üzerinden de yüklü bir trene hareket emri verir. Tren geçene kadar mimar köprünün altında ecel teri döker ama köprünün sağlamlığı da anlaşılır.

Şehrin en gözalıcı binalarından biri de Bakı Şeher İcra Hakimiyeti. Burası Bakü’nün valilik-belediye karışımı idare merkezi. Bakü’de seçimle gelen bir belediye idaresi yok. Malum bu şehir neredeyse Azerbaycan’ın yarısını barındırıyor, tüm idaresi de aşağıdaki görkemli binadan icra ediliyor.

Adı geçenlere ilaveten Saadet Sarayı, Demiryollar İdaresi, Mimarlar Birliği, Filormani Binası, 28 May meydanındaki eski yapı, Tofiq Bayramov adına stadyum, Ahundov Kütüphanesi, eski Lenin Müzesi, Azerbaycan Akademik Milli Teatrı, Azerbaycan Dövlet Akademik Opera ve Bale Teatrı dışında da Bakü’de mimari ve güzel sanatlara düşkün olanları fazlasıyla tatmin edecek yapı var. Tabii benim acemice çektiğim resimler bunlar.

Günlük Hayat

Bakü’de halkın büyük kısmı tahmin edilebileceği gibi düşük gelirli. Komünizmin bitmesiyle sancılı bir şekilde bağımsızlığa kavuşan Azerbaycan insanı piyasa ekonomisine adapte olmaya çalışıyor. Elbette birçok Sovyet sonrası ülkede olduğu Azerbaycan’da da bu geçiş süreci hiç de kolay olmuyor. Bir Rus yetkilinin zamanında söylediği gibi kapitalizmden komünizme geçmek yumurtalardan omlet yapmaya benzerken, komünizmden kapitalizme geçmek ise omletteki yumurtaları birbirinden ayırmak anlamına geliyor. Özellikle had safhada yolsuzluk, yaygın rüşvet sıradan vatandaşın günlük hayatta işini zorlaştıran iki faktör. Düne kadar devlet elindeki işlerde çalışan (ya da çalışırmış gibi yapan) insanların büyük bölümü bugün işsiz, devletin veya yardım kurumlarının verdiği çok cüzi paralarla geçinmeye çalışıyor. Hele Ermenilerle savaş dolayısıyla Karabağ’dan Bakü’ye “kaçan ve göçen” Azerbaycanlıların hali içler acısı. Sokaklarda dilenci fazla yok ama her yer elindeki 3-5 limonu, bir iki deste yeşilliği, bir kova elmayı, birkaç bardak çerezi satmaya çalışan orta yaş ve üzeri kadınlarla dolu.

Ticari ve sınai işle uğraşan az bir kesim iş sahibi haricinde, geçinebilmek için hane halkının tümü iyi kötü bir iş yapmaya çalışıyor. Özellikle memurlar, öğretmenler, doktorlar perişan. Üniversite ve liselerde rüşvet karşılığı ders geçirme söylentileri Azerbaycanlılar arasında çok yaygın. Hastaneler görünürde bedava ama doktorun cebine 3-5 kuruş atmak şartıyla. Bizdeki bıçak parası gibi ama farkı bizde doktorların karun misali maaş almaları. Burada doktorların 100-200 dolar arası aylık dışında bir geliri yok. Eğitim kurumlarındaki durum da çok tehlikeli elbette. Memurların geliri fiyat artışına nazaran çok düşük kalınca tüm resmi işlerde rüşvet normal karşılanır hale gelmiş. Genelde kamu çalışanlarının aldığı para resmi olarak 100-150 Dolar civarında. Bakü’de hayatını sürdürmek isteyen bir ailenin ise minimum 500-600 Dolara ihtiyacı var. Şehir merkezinde kiralar minimum 200-250 Dolar. Kenar semtler yahut yakın köylerde oturduğunuz takdirde kiradan tasarruf edebilirsiniz ama hergün şehre 30-40 km. yoldan gelmek kaydıyla.


Ulaşımın nispeten ucuz olması bir teselli sayılabilir. Ucuz ve temiz Bakü metrosu şehrin önemli bir yükünü çekiyor, günde yarım milyon insan taşıyor. “Gediş Hakkı” 5 kepik, yani 70-80 bin TL kadar. Bir başka yazıda kısaca bahsettiğim minibüslerde fiyatlar 10-20 kepik arasında. Geçenlerde dizel fiyatlarının yükselmesiyle tüm minibüs taşıma ücretlerinin de 20 kepik olması bekleniyor. Mercedes marka minibüslerin dış görüntüsü güzel ama iç tasarımı berbat. Ön kapıdan inilip biniliyor, dolayısıyla hiç pratik değil. Ama şu ara gözüme yeni midibüsler çarpıyor, hem yeni hem de tasarımı güzel.


Madalyonun diğer tarafında ise hareketli bir ticaret var. Şehir dışındaki Bakü Havaalanı yakınlarındaki Aeroport toptan ve perakende alışveriş merkezi bizim Sultanhamam, Mahmutpaşa bölgesini andıran bir hareketlilik yaşıyor. Burası günübirlik Gürcistan seferleri de dikkate alınırsa devasa bir ticaret merkezi haline gelmiş. Üstelik bölgede çoğu kayıtdışı sayısız küçük imalathane var. Bakü şehir merkezi de ticari açıdan çok canlı. Son yıllarda Azerbaycan’da hükümetler hem yolsuzlukla mücadele hem de girişimcilerin işini kolaylaştırabilme adına faaliyette bulunuyor ama bu işler hiç de kolay değil. Aslında girişimci, dünyanın her yerinde olduğu gibi serbest kalsa işini yapacak ama bizim Türkiye’yi andıran karmaşık bürokratik süreçler ve bizimkini biraz daha geçmiş yolsuzluk çarkı kayıtdışı faaliyeti teşvik ediyor. Petrol dışı sektörlerde nispeten bir hareketlilik seziliyor ancak henüz yeterli değil. Azerbaycan ekonomisi şimdilik petrole dayalı ama petrolün 20-30 sene sonra ne olacağı belli değil. Dolayısıyla petrol dışındaki alanlarda gelişme teşvik ediliyor. Zaman içinde bu tür ilerlemeler işsizlik ve fakirliğin azalmasında etkili olacaktır.


Ne Yenir, Ne İçilir?

Azerbaycanlı dostlarımızın yemek kültürü bize göre bayağı farklı. Tanıştığımız bazılarından öğrendiğimize göre normal öğünlerde bizde olduğu gibi birkaç çeşit değil, genelde tek bir yemek yeniyormuş. Azeriler pilav ve salataya önem veriyor. Çeşitli pilavları var. Fazla sebze yemekleri yok ama mantı tarzı hamurlu yemekleri daha fazla. Mesela küçük mantılarda yapılan Düşbere benim favorim. Diğer yaygın çorba “dovga” yoğurt ve yeşillikle yapılıyor. Kişnişe alışık değilseniz garip gelebilir. Bu çorba yazları bardakla soğuk da içilebiliyor. Yine lahana çorbası "borş" ve Şeki'ye mahsus olmakla birlikte Bakü'de de bolca yenen "Piti" de sayılabilir.

Bunun dışında yine mantıya benzeyen hingal de yaygın. Bu yemekte hamur yaprağına et sarılmıyor, kare şeklindeki hamurlar makarna gibi hazırlanıyor, et yahut tavuk yoğurtlu sosla beraber üzerine dökülüyor. Bizdeki börekleri andıran “kutab” yenirken üzerine yoğurt dökülüyor ve sumak ekleniyor. Denedim, hakikaten güzel oluyor. Kebaplar bizimkinden farksız, sadece etler biraz daha büyük doğranıyor, Hazar’ın ünlü balığı Asetrinin ızgarası da yapılıyor. Bunun yanında çok yaygın tüketilen piroşki bir tür hamur kızartması, Anadolu’da “pişi” denilen hamur işinin içi kıymalı yahut patatesli olanı. Ekmek çeşidi de bol, ekmekler lezzetli.


Çok fazla yeşillik tüketiliyor. Ortalık “göğerti” satandan geçilmiyor. Mevsimine göre nane, reyhan, yeşil soğan, kişmiş, maydanoz, tereyi adım başı bulmak mümkün. Sebze meyve de bol, özellikle mevsiminde çok bol olan nar, kışları dahi temin edilebiliyor. Göyçay bölgesinin narları çok meşhur. Azerbaycan’da nar suyu yaygın olarak tüketiliyor. Meyve-sebze (terevez) Türkiye’dekine benzer özelliklerde, fiyatlar da birbirine yakın. Mandalin, portakal güney bölgelerinde yetişiyor ama özellikle portakal fiyatları çok yüksek. Özellikle Türkiye’de bolca tüketme imkanı olan greyfurt burada yok, olanı neredeyse Ananas fiyatına. İyi elma da çok pahalı.

Burada çok sayıda sabit pazar var. Pazarlarda açık et de satılıyor, pek hijyenik sayılmasa da çok vahim durumda olmadığını söyleyebilirim. Tabii ki eli yüzü düzgün kasaplar, hijyenik marketler de bolca mevcut. Et fiyatları Türkiye’nin yarı fiyatı. En pahalı etin kilosu 6 YTL civarında. O da aslında daha ucuzmuş ama bu sene pahalanmış. Reçel, şeker vs. de çokça yeniyor. Çikolata bol ve ucuz. Çay kıtlama usulü içiliyor, çayın yanında bizdeki şekerden farklı olarak lokum, reçel, bonbon şekeri vs. tatlıları tercih ediyorlar.

Şu linki izleyerek Azerbaycan yemekleriyle ilgili bazı bilgilere ulaşabilirsiniz, tabii anlamak için biraz düşünmeniz ve sözlüğe başvurmanız gerekebilir. İnternet üzerinde Azerbaycan Türkçesi ile ilgili bir kaynak bilmiyorum ama Seyfettin Altaylı’nın Milli Eğitim Bakanlığınca basılmış iki cilt büyük bir özlüğü var, oraya müracaat edilebilir. Biraz daha dolaylı yoldan Azeri-İngilizce bir sözlükten de faydalanılabilir.

Din

Azerbaycan’da dini hayatla ilgili ilk intiba burada henüz bu konuda ciddi bir hareketin olmadığı yönünde. Şöyle basit bir örnek vereyim, Ramazan ve Kurban bayramlarının bayram olduğuna dair bir işaret görmeniz mümkün değilken, Yılbaşı kutlamaları bir hafta öncesi ve sonrasıyla coşkuyla geçiyor, herkes gördüğüne “bayramınız mübarek” diyor. Ortalık “Şahta Baba” (Noel Baba, tabii baba burada “dede” anlamına geliyor) kaynıyor. Misal bu sene Ramazan bayramı günü tatil yapılmadı, bayram tatili hafta sonuna birleşsin diye ileri alındı. Yine Kurban bayramı fark edilmeden geldi geçti. Siz asıl Nevruz Bayramını görün diyorlar. Ramazanda oruç tutma oranı yok denecek kadar az. Namaz kılan da pek yok. Koca Bakü’de ufak mescitler dışında orta büyüklükte cami sayısı 5-6 tane. Onların da iki tanesi Türkiye tarafından yaptırılmış, Diyanetle bağlantılı. Peki bu ne anlama geliyor?


Aslında bu manzaraya çok şaşırmamak lazım. 1920-1991 arası komünizm dönemi durumu kolayca açıklıyor. 1991 sonrasında ise tabii olarak insanlar özgürlüğün ilk şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra dinle de tanışmaya başlamış. Nesilden nesile aktarılabilen basit bilgiler dışında bölge şu anda farklı ülkelerin propaganda faaliyetleri söz konusu. İran’ın bu noktada en etkili aktör olduğunu belirtmeye gerek yok. Malum İran nüfusunun büyük bölümü Azerbaycan Türkü ve Şii mezhebinden. Güney Azerbaycan olarak adlandırılan bu bölgenin Kuzeyle milli bir bağ kurması İran için hiç de istenen bir durum değil. Dolayısıyla Kuzey Azerbaycan’da Şiiliğin yayılması İran’ın daha işine gelen bir şey. İran kadar olmasa da önemli bir diğer aktör Suudi Arabistan. Nispeten radikal Vahhabi grupların Bakü’de faaliyet gösterdikleri, fakir halkı maddi teşviklerle yanlarına çekmeye çalıştıkları biliniyor.

Peki Türkiye’nin durumu nedir?Türkiye’nin Diyanet aracılığıyla bir iki camide memur istihdam etme dışında resmi politikasının olmadığı, aktif rol oynamadığı kanaatindeyim. Burada Türkiye’deki bazı tarikat ve cemaatlerin uzantıları çok daha aktif faaliyet gösteriyor. Fethullah Hoca cemaatine bağlı okullar tüm Türk Cumhuriyetlerinde olduğu gibi Azerbaycan’da da etkili. Kısmen Nakşibendi tarikatının çeşitli gruplarının da Bakü ve Rayonlarda faaliyette bulundukları görülüyor ama Nurcuların faaliyetinin çok daha etkili ve yaygın olduğu aşikar.

Öte yandan halkın genel olarak dinle ilgili bilgisiz olmakla birlikte dine meyili olduğu da görülüyor. Mesela oruç tutmuyorlar ama oruç tutanı biraz da imrenerek tebrik ediyorlar. Cuma namazına devam oranı yükseliyor. Sünnilerin de Cuma namazı kıldığı Göy Mescitte (Mavi Cami) hayli kalabalık bir cemaat namaza devam ediyor. Azerbaycan’da Şii-Sünni sürtüşmesi şimdilik görünmüyor. Ülkenin kuzey tarafı daha ziyade Sünni, Bakü dahil güney kesimi ise Şii ağırlıklı. Tabii halkın Sünnilikten, Şiilikten ne anladığı ayrı bir konu. Herhalükarda Azerbaycan’da İslam dinine ilgi artıyor, zaman içinde bu konuda daha somut gelişmelerin görüleceğini tahmin ediyorum. Bunlar benim şahsi gözlemlerim, konuyla ilgili Anar Veliyev’in çok yeni ve detaylı bir makalesini MERIA dergisinden okuyabilirsiniz.


İlginç Bir Düğün Geleneği

Yazıyı bitirirken Bakü’de karşılaştığım ilginç bir uygulamayı da aktarmak isterim. Burada toy (düğün) yahut sünnet gibi bir merasim yapacağınızda mutlaka bizdeki düğün salonlarını andıran “Şadlık Evi” kiralanıyor. Şadlıq evleri bizim düğün salonlarına göre genel olarak daha gösterişli. Bakü’de bunlardan çok sayıda var. Düğün yapacağınızda bunlardan biriyle bildik şekilde pazarlık ediyorsunuz, misal kişi başı 15-20 dolara kiralıyorsunuz. Düğüne davet edilenler düğün girişinde düğün sahibine verilmek üzere belli bir para ödüyor (geleneksel olarak kişi başına garibanlar en az 25-30 milyon TL, yukarı doğru çıkabiliyor).

Yani bir tür parayla eğlenmeye gidiyorsunuz. Bu paralarla düğün sahibi genelde önce salonun masrafını ödüyor, artarsa diğer işlerine kullanıyor. Dolayısıyla davetteki yemekler bol, şatafat da bayağı fazla oluyor. Katıldığım bir toyda gördüğüm ikram ve canlı sanatçılar (ki bizdeki dan dun müziğe göre nispeten kaliteli sayılır) karşısında bir tanıdığın kulağına “bu ne iş, bayağı masraf etmişlerdir” dediğimde bana “bu ortahalli işi, sen zenginlerinkini gör” demişti. Hasılı bizdeki takı merasimi yerine nakit para ödeniyor.

Azerbaycan notları şimdilik bu kadar, kısa bir sürede edinilen bu izlenimlerde hatalı, eksik yerler varsa Azerbaycanlı dostlarımız uyarabilir, ilave etmek istedikleri konular varsa katkıda bulunabilirler, memnun olurum.

Salı, Aralık 27, 2005

Ateşgah

Ateşin Azerbaycan ile yakın ilgisi var. Buraya odlar yurdu, yani ateş ülkesi deniyor. Azeri kelimesi de ateşe tapan anlamına geliyor. İşte, Azerbaycan ve Bakü'deki çok sayıda görülmeye değer yer arasında en önemlilerinden biri Ateşgah tapınağı. Şehir dışında Surakhanı kasabasındaki Ateşgah mabedinde Türkiye Türkçesini de bilen bir rehber eşliğinde yaptığımız turda kadim asırlardan yakın zamanlara kadar bölgenin Zerdüştlük için önemli bir mabed olduğunu öğrendik. Ortada büyükçe bir tapınağın içinde ateş yanıyor. Çevrede ise çeşitli bölgelerden, özellikle Hindistan'dan hac için gelenlerin kalıp küçük bir delikten ateşe bakarak ibadetlerini yaptıkları hücreler var. Hücrelerin girişlerinde Farsça ve Sanksritçe kitabelerde orada bulunan hacıların isimleri ve bazı bilgilerin yer aldığını gördük. Bugün hücreler müzeye dönüştürülmüş, eski dönemlerden yakın zamanlara kadar olaylar hakkında bilgi veren eşya, maket ve figürlere evsahipliği yapıyor. Münzevilerin buradaki hayatları ve ölümü bekleyişleri de geziyle anlaşılabiliyor.



Tabii şu anda Ateşgah'ın ateşi eskiden olduğu gibi yerden doğal olarak çıkan gaz değil. Şehir hattından sağlanan doğalgazla mabedin ateşleri yakılıyor. Ateşgahın kulelerinden çevreye bakıldığında çorak bir arazide petrol kuyularını görebilirsiniz. Marco Polo dahil bir çok seyyah ve yazarın ilgisini çeken İpek Yolu üzerindeki bu ilginç bölge Bakü'nün gidilirse görülmeye değecek yerlerinden biri.

Konuyla ilgili daha detaylı bir gözlemi Şeyma Akın'ın yazısından izleyebilirsiniz.

Ateşgah’a haradan getmek olar?

İşte bu soruyla ateşgahı aramaya koyulduk. Bakü’ye geleli üç ay geçmiş olsa da biz ancak geçen cumartesi burayı görmeye gittik. Ateşgah, Bakü’nün dışında, nerdeyse banliyösü sayılacak Surakhan’da bulunuyor. Ancak hiçbir yerde iz işaret olmadığından sık sık yolu sormak zorunda kaldık. Her sorduğumuzda aldığımız tepki de ilginçti (üç ayrı kişiye sorduk): “Hansı ateşgah? Restoran mı mabet mi?” Anlaşılan restoran da en az onun kadar rağbet görüyor (belki de daha fazla). Burada tanıştığımız Türk ailelerden ateşgaha giden çok az, ancak aynısı Azeriler için de söz konusu galiba, en azından benim izlenimim bu. Ateşgah karşımıza çıkınca biraz şaşırdım, çünkü resimlerde görünen dört sütun üzerine oturmuş, ortasında ateş yanan bir bina idi.

Oysa ilk karşınıza çıkan alçak duvarlı, kale benzeri bir yapı; Anadolu’da rastladığımız yapıların bir benzeri sanki. Giriş kapısının üstünde Sanskrit alfabesi ile yazılmış bir kitabe ve onun üstünde ise iki aslan göze çarpıyor. Sonra öğreniyoruz: aslan veya Azerilerin dediği gibi şir, koruyuculuk simgesi imiş. Ana kapıdan içeri girer girmez ise etrafı küçük odalarla çevrili, ortasında mabedin bulunduğu bir komplekse giriyorsunuz. Beni şaşırtan yerleşim biçiminin medrese yapılarına benzemesi oldu. Dış duvarlar dörtgen değil altıgen yapısına sahip, surun içinde ise küçük odalar sıralanmış. Rehber, bize odaların büyük bir kısmının çilehane olarak kullanıldığını söylüyor. Oda kapıları ise alçak, böylece eğilerek girebiliyorsunuz ve saygı göstermiş oluyorsunuz. Her odada duvar içine yapılmış bir baca var, amaç oda içinde yanan ateşin sönmemesi. Her tarafta hiç sönmeyen ateşin olması ise elbette doğalgazdan kaynaklanıyor; yine bugün de doğalgaz borusu çekilmiş ve odalar dışındaki ateşler yanmaya devam ediyor.

Zaten Azerbaycan’ın odlar yurdu olarak anılmasının sebebi de bu. Buraya gelen Zerdüştler, çilehane olarak adlandırılan odalarda bedenlerine eziyet vererek günahlarından arınacaklarına inanırlarmış (sönmemiş kireç üstüne yatmak veya üstüne ağır zincirler asmak gibi), ayrıca sonradan gelenler öncekilere hizmet ederlermiş. Söz konusu odalar sonradan yavaş yavaş eklenerek yapılmış; kendileri için dua edilmesini isteyen tüccarların maddi katkısı ise önemliymiş. Odaların bir kısmında ateş mabedini görecek biçimde küçük pencereler var, böylece inanlar oda içinde oturup ateşi seyrederlermiş.

Her bir odanın üstünde yine Sanskritçe kitabeler bulunuyor, ancak bir odanın üstünde ayrıca Farsça bir kitabe de var. Çok küçük kubbeli bir odada asılı bir çan göze çarpıyor, bu çanın amacı inananları ibadete çağırmakmış. Bedene eziyet vermek ve çan geleneği, Hrıstiyanlık’ı hatırlattı bana, ama bu konuyu elbette bir uzmanına sormak lazım.

Tapınak, milattan önce dördüncü asırda yapıldığı zannediliyor, ancak bazı kaynaklara göre milattan sonra altıncı yüzyılda inşa edilmiş. Burası Zerdüştlüğün merkezlerinden biri olarak kullanılmış. Bilindiği gibi bu din, Zerdüşt isimli bir peygamber tarafından kurulmuş. Bize tapınağı anlatan rehberin odasında da Zerdüşt’ün gençlik ve yaşlılık halini gösteren bir halı duvarda asılı duruyor. Gururla bize İran’da dokunup buraya gönderildiğini söyledi. Zerdüştlükte 3 rakamı önemliymiş, çünkü yaratan, koruyan ve dağıtan üçlemesini sembolize edermiş. Bunun yansımasını ise mabedin üstündeki üç uçlu çatalda görüyorsunuz. Yine mabedin üstünde koruyuculuğun simgesi aslan figürleri ve de hayatı temsil eden gamalı haç bulunuyor. Hitler, bu sembolün ne anlama geldiğini bilmeden kullandığı da söylenenler arasında idi. Yine bir önemli rakamın ise 4 olduğunu öğreniyoruz: hava, ateş, toprak ve su.

Azerbaycan, İslamiyeti kabul ettikten sonra Zerdüştlerin büyük bir kısmı Hindistan’a kaçmış. Ancak Hindistan ile ticaretin yeniden canlanmasıyla, buradaki mabetleri yeniden önem kazanmış. 19.yüzyılda ateşgahın restorasyonunu üstlenen kişi ise İndira Ghandi’nin babası olmuş. Bilindiği gibi Hindistan’da ölüler bizdeki gibi toprağa konulmaz, yakılır; bunun temeli Zerdüştlüktür. Ayrıca iki kaşın arasına boyanan kırmızı nokta da ateşi temsil ediyori

Zerdüştlüğün etkisi sadece Hindistan ile sınırlı değil elbette, Azerbaycan’daki günlük hayatta hâla etkileri görülüyor. Ama onlara değinmeden önce bizde kullanılan bir tabirden bahsetmeden geçemeyeceğim. Ateş, bu inançta bereket demek. Birisine dua beddua ederken ocağın sönsün, ya da dua ederken ocağın sönmesin deriz. Galiba bu notu okuduktan sonra bu deyim daha farklı bir anlam almıştır. Dönelim yine Azerbaycan’a; en büyük etki nevruz bayramıdır. Bizde bazı yörelerde nevruz kutlanılıyor elbette, ancak bana anlatılanlara göre buradaki kutlamalar çok daha önemli. Zaten en büyük bayram kabul ediliyor, yani kurban ve ramazan bayramı kutlamaları nerdeyse hiç yok. Yılbaşı kutlamaları yapılıyor, ama nevruz hazırlıkları çok önceden başlıyormuş. Nevruzdan bir ay önce her hafta bir mum yakılırmış, her bir mum yukarda da bahsettiğimiz hava, su, toprak ve ateşi temsil edermiş, son mum ise ateşi anlatan mum imiş. Nevruzda pişirilen pilavın üstünde yine mutlaka mum olurmuş. Ayrıca bu bayram için hazırlanan baklava da dörtgen şeklinde kesilirmiş, yani amaç dört rakamını vurgulamak. Yani ateş çok hayatın içinde, bilinçli ya da bilinçsiz hayatın bir parçası.

Henüz nevruz bayramına kendim şahit olmadığım için bu konuda anlatacaklarım bunlarla sınırlı. Bize bu kadar yakın bir yer hakkında ne kadar az bilgi sahibi olduğumu da itiraf etmem lazım. Yolu Bakü’den geçen herkese burayı görmeyi tavsiye ederim.

Şeyma Akın, canseyma@yahoo.com

Cuma, Aralık 09, 2005

Hazar


Azerbaycan Hazar Denizine (Gölü) kıyısı olan 5 ülkeden biri. Hazar'ın göl ya da deniz olması sadece kelimelerden ibaret bir öneme sahip değil. Hazar petrollerinin paylaşılmasında "deniz" ya da "göl" olarak kabulu uluslararası hukuk açısından önemli olduğundan, konu kıyısı olan Rusya, Kazakistan, İran, Türkmenistan ve Azerbaycan açısından tartışmalı. Azerbeycan, Kazakistan ve Rusya Hazar Bölgesinin ulusal sınırlar doğrultusunda paylaşılmasını isterken, İran ve Türkmenistan beş eşit parçaya bölünmesi gerektiğini savunuyor.


Göl müdür, deniz mi, petrol oldukça tartışma sürecektir, işin siyasi ve ekonomik boyutu bir yana, Hazar'ın havyarının da ünlü olduğu yazılıp çizilir. Mersin balığı yumurtası olan Havyar da petrol gibi bir "siyah altın" burada. Dünya havyarının %90'ının üretildiği Hazar havzası doğal olarak bu işin kaçakçılığı ile de gündeme geliyor. Elbette kilosu 3000 dolara alıcı bulan bir ürün için bu normal. Yalnız kaliteli havyarın özellikle İran'da elde edildiği de söyleniyor. Londradaki havyar borsasında en gözde ürünler İran kıyılarından elde edilen havyarlarmış.



Bizim yaşadığımız Bakü şehri de Hazar denizinin kıyısında. Bakü'den gemiyle Türkmenistan ve Kazakistan'a gitmek mümkün. Günlük gemi seferleri olduğunu duydum. Geldiğimiz günlerde kısa bir de vapur turu yaptık, bizim İstanbul boğazındaki vapurların küçüğü bir tekneyle 1 saat kadar Bakü boyunca denizde dolaştık. Hazar Denizi nispeten rüzgarlı ve dalgalı, rengi de griye çalan bir koyulukta. Şehre yakın yerlerde denize girmek mümkün değil ama güney ve kuzey kesimlerde plajlar var.


Hazar Denizi kıyısında halkın yürüyüp dinlenebileceği uzun bir sahil yolu var. Yazları ve sonbaharda özellikle tatil günleri kalabalıklaşan sahilde dinlenip vakit geçirmek mümkün. Ne denirse densin, Hazar Bakü'ye güzellik katan en büyük faktör. Mesela buradaki en büyük caddelerden Azatlık'tan aşağı inerken denizin manzarası nispeten boğazı andırır. Şehitlikten de denizin görülmeye değer manzarası vardır.


Son bir not, Hazar denizinin çok sığ bir deniz olması, derinliğin İran kıyıları dışında 200 metreyi aşmaması ve Hazar'ın deniz seviyesinden 26-30 metre aşağıda olması da ilgi çekici ayrıntılar olarak görülebilir.


Perşembe, Aralık 01, 2005

Şehitler Hıyabanı


Bakü'ye geldikten sonra ilk ziyaret ettiğimiz yer Türk ve Azeri şehitlerin yanyana yattığı "Şehitler Hıyabanı" oldu. Bakü ve Hazar Denizine nazır bir tepede Azerbaycan'ın bağımsızlığı sürecinde 1991'de Ruslara karşı, Karabağ meselesinde Ermenilere karşı savaşan Azerbaycan Türklerinin mezarları ve 1918 yılında Nuri Paşa komutasında Bakü'ye girerek Ermeni ve Ruslardan şehri kurtaran Türk birliklerinden şehit olanların anıtları bulunuyor. Dil meselesinde bahsettiğim, devlet politikaları her ne olursa olsun sürecek ebedi Türkiye-Azerbaycan dostluğunun ne olduğunu anlamak için Bakü'deki şehitliğin ziyaret edilmesi şart.


Azerbaycan ve Türkiye'nin bayrakları arasında mütevazi bir anıtla hatırlanan Anadolu gençlerinin isimleri bakır plakalara kazınmış. Kendi memleketinden şehit isimlerini görünce insanın ister istemez duygulanmaması mümkün değil. Çanakkale şehitliğini gezerken hissettiklerinizi Bakü şehitliğinde de hissediyorsunuz. Çanakkale'de Bakü'den gelip şehit olanlara rastlarken, Bakü'de Konya, Amasya, Karaman, Kayseri ve tüm Anadoludan kalkıp gelmiş gençlerin isimlerini görebiliyorsunuz.



Üst kısımda yer alanAzerbaycan Türklerinin mezarlarında şehitlerin resimleri de var. Burada zaten tüm mezarlarda siyah mezartaşına vefat edenin resmi işleniyor.



Şehitlikte bir de Türk camisi var, Türk Diyanet işleri tarafından yaptırılmış. Genelde Azerbaycan'da yaşayan Türkler Cuma ve bayram namazlarını burada kılıyorlar. Şehitliğin hemen yanında Bakü'yü izlemeye imkan veren güzel bir platform var ama merdivenle yukarı çıkılırken çok pis kokuyor. Azeri yetkililerin bu ayıbı temizlemesinde fayda var. 28 yaşında Karaman'dan kalkıp Bakü önlerinde şehit olan Topal Yusuf oğlu Er Mustafa ve tüm Trakya ve Anadolu gençlerinin ruhuna bir fatiha okuyup Şehitlikten ayrıldık. Ümit ederim Bakü'ye yolunuz düşer ve siz de bu havayı teneffüs edersiniz.

Çarşamba, Kasım 30, 2005

Azerbaycan ve Turuncu Devrim

Konu güncel olduğu için Azerbaycan notlarına yakın zamanda gerçekleşen ve tüm dünyada ilgiyle izlenen Azerbaycan parlamento seçimlerinden (buradaki adıyla seçkilerden) bahsederek devam etmek istiyorum. Daha önce bazı eski Sovyet bloku üyesi ülkelerde meydana gelen ve kadife, turuncu gibi isimlerle anılan hareketlerin bir benzerinin de Azerbaycan’da meydana gelip gelmeyeceği beklentisi bu ilgiyi daha da arttırmıştı. Seçimlerin üzerinden bir hafta geçti, muhalefet ve iktidarın karşılıklı bir iki mitingi dışında seçim neredeyse ülke gündeminden çıkmış gibi görünüyor. Yazının ilerleyen bölümlerinde değineceğim gibi, bu işte seçimin başkanlık değil parlamento için olmasının bir ölçüde etkili olduğunu düşünüyorum. Malum son başkanlık seçiminde ciddi şaibeler ve sonucunda gösteriler meydana gelmiş, İlham Aliyev’in başkanlığı uzun süre tartışılmıştı.

Seçimlerden önceki iki ay boyunca hararetli bir kampanya süreci yaşandı Azerbaycan’da. Seçimlerin ana iki bloğu iktidardaki Yeni Azerbaycan Partisi ve eski başkan adayı İsa Gamber’in de desteklediği Azatlık Bloku önderi Ali Kerimli başkanlığındaki muhalif hareketten ibaretti. Bu arada çok sayıda bağımsız (buradaki tabirle “biteref”) aday da parlamentoda yer alabilmek için mücadele verdiler. Kampanya süreci, özellikle Bakü’de, 1990’lı yılların Türkiye mahalli seçimlerini hatırlattı bana. Bir istisna bizdeki gibi parti yandaşlarının konvoy yapmaması. Şimdilik partilerin konvoy yapmayı akıl edememeleri ses kirliliği ve trafik açısından olumlu bir durum olarak değerlendirilebilir. Tüm adaylar bir çok kanal ve özellikle de ulusal medya aracılığıyla vaatlerini halka aktardılar. “Ses ver” (oy ver) spotlarıyla dolu birbirinden renkli afişler duvarları doldurdu. Bu arada dikkatimi çeken bir noktayı hatırlatmak isterim. Yabancı medya ve internet sitelerini izlerken “acaba ben yanlış yerde miyim?” diye sormadan edemedim. Zira Avrupa ve Türkiye medyasında “Turuncu devrim” konusu ciddi bir şekilde ele alınıyor, seçim süreciyle ilgili değişik spekülasyonlar yapılıyordu. 3 milyonluk Bakü’nün ortasında ise ben ne bir devrim işareti gördüm, ne de ciddi bir seçim taşkınlığı.

Burada dışarıda zannedildiği gibi seçim sürecinde muhalefetin sesinin kısılması, şiddet yoluyla sindirilmesi gibi bir şey alenen söz konusu değildi. Tabii tamamen serbest ve açık bir sistem olduğunu söylemenin de imkanı yok, kapalı bir korkutma olduğu da gözlenebiliyor. Bunun dışında muhalefet (Turuncular) medyada fikirlerini beyan etti. Yayın organlarının bir bölümü muhalefete ait ya da muhalefet sempatizanı. Bu gazete ve dergilerde öyle iktidar ve Aliyev ve iktidar eleştirileri yer alıyor ki, Türkiye’de yarısını bile tasavvur etmeniz mümkün değildir. Muhalefetin birkaç meydan mitinginde polisin engellemesi, zorluk çıkarması söz konusu oldu. Bunlar biraz da kraldan fazla kralcı takımının icraatı niteliğinde değerlendirilebilir. Turuncu hareketin ilk başladığı dönemlerde bazı giyim eşyası satıcılarından turuncu kıyafetlerin dahi toplatıldığı, kontrollerin yapıldığı anlatılıyor ama seçim sürecinde bu tür bir şeye şahit olmadım. Başkan Aliyev’in şu ya da bu sebeple dünyaya daha şeffaf, demokratik bir seçim izlenimi oluşturmak için çaba sarfettiğini söylemek mümkün.

Zaten seçim sürecini izleyen devasa bir yabancı gözlemci heyeti de seçim sürecinin muhalefetin toplantı yapmasıyla ilgili çıkarılan birkaç zorluk dışında büyük ölçüde serbest geçtiğini ifade ettiler ki, doğrusu da budur. Seçim günü ise on derece sessiz sakin geçti. Seçim sandıkları, parmak boyası, muhaliflerin ve yabancıların gözlemciliği gibi konular özellikle Bakü ve diğer büyük kentlerde pek bir problem çıkmamasını sağlarken, taşra bölgelerde bazı usulsüzlüklerin olduğu yolunda haberler medyaya yansıdı. Seçim sonuçları muhalefetin büyük ölçüde mağlubiyetine işaret ediyor. Parlamentonun yarısını resmen kazanan iktidar partisi, iktidar yanlısı bağımsızların da hesaba katılmasıyla meclisi tamamen doldurmuş gibi görünüyor.

Peki bunlar ne anlama geliyor? Sadece bu yüzeysel manzaraya bakarak Azerbaycan’da yerleşmiş bir demokrasi mevcuttur, her şey yolundadır, ülke güllük gülistanlıktır diyebilmek mümkün müdür? Bu ülkenin sadece 14 yıl önce tüm toplumu sindiren bir totaliter rejimden çıktığı, öncesinde de herhangi bir demokrasi, özgürlük dönemi yaşamadığı dikkate alındığında zaten böyle bir şeyi söylemenin manasızlığı açıktır. Seçimin sadece özgürlüğe alışmaya çalışan toplumun öğrenme sürecine katkı yaptığını söyleyebiliriz.

Seçim sürecinde satır aralarına yansıyan başka bilgiler Azerbaycan’daki durumla ilgili yapılacak yorumlara ışık tutabilir. Bir defa Azerbaycan bir petrol ülkesi ve şu an itibariyle burada birçok yabancı şirket faaliyet gösteriyor. Dolayısıyla bu şirketlerin faaliyetlerinin sürmesi sağlıklı ve istikrarlı bir siyasi ortam gerektiriyor. Mevcut yönetimin ABD ile yakınlaşması, İran sınırında bazı askeri imkânlar konusunda ABD ile görüşmeler yapılması da dikkate alındığında ABD yönetiminin olağanüstü bir durum olmadıkça Azerbaycan’daki mevcut istikrarlı gidişatı bozacak bir çabaya onay vereceğini düşünmek pek de isabetli olmayacaktır.

Genel bir başka gözlemim, halkın da göreli istikrar ortamının bozulmasını pek istemediği yönünde. Özellikle petrol gelirlerinin artması ve bunun zamanla halka da yansıyacağı önemli bir beklenti. Yine başkan Aliyev’in seçim öncesi yolsuzluğa bulaşmış bazı bakan ve üst bürokratları görevden almasıyla “acaba şeffaflık yolunda atılan adımlar seçimden sonra da sürer mi” sorusu bir başka beklentiyi gösteriyor. Bir diğer nokta da 1994 yılından beri beklemeye alınan Ermenistan’la savaş meselesi. Bazı görüşmelerimizde, halkın büyük bölümünün Karabağ meselesi sebebiyle yeniden Ermenilerle savaşa girmeye sıcak bakmadığı, bu sebeple sorunu görüşmelerle çözme politikası benimseyen Aliyev iktidarının sürmesini arzu ettiği yönünde bilgiler aldım. Yani, kısa vadede Azerbaycan’da artık turuncu mudur, başka bir renkte midir Ukrayna benzeri bir devrimin beklenmesi bana pek makul görünmüyor.

Seçim sonrası geçen hafta içinde muhalifler seçimlere hile karıştırıldı iddiasıyla bir iki meydan mitingi yaptılar. Bu mitinglere katılımla ilgili rivayetler muhtelif, muhalefet yüzbinlerden, iktidar 3-5 bin kişiden, tarafsız gözlemciler 15-20 bin kişiden bahsediyor. Kendi düşüncem bu hareketin yukarıda saydığım sebeplerden dolayı toplum nezdinde pek taraftar bulmadığı yönünde. Günlük hayatın akışından kitlelerin bu harekete pek ilgi göstermediği manası kolaylıkla çıkarılabilir. Elbette önümüzdeki günlerde olağanüstü gelişmeler yaşanmazsa.

Muhaliflerin başarısızlığında ve sürecin nispeten sakin geçmesinde, seçimlerin başkanlık için değil, parlamento için olması da önemli bir faktör. Sonuçta bu seçim büyük yetkisi olan başkanın değişimine imkân vermeyeceği için zaten muhalefet başarı kazanmış bile olsa en fazla yapabileceği Aliyev’i sıkıştırmak olacaktı. Bu durumda telaffuz edilen yaygın beklenti, yeni başkanlık seçimine kadar geçecek üç yılda demokratik bir sisteme tedricen geçilebileceği yönündeydi. Eğer seçim başkanlık için olsa süreç biraz daha farklı ilerleyebilirdi. Muhalefetin başarısızlığına rağmen demokratikleşme sürecinin olumlu yönde gelişip gelişmeyeceğini zamanla göreceğiz, ancak benim şahsi kanaatim mevcut yönetimin artık eskiden alışılmış baskıcı yöntemlerden tedricen vazgeçeceği yönünde. Üstelik çok sayıda eskiye nazaran genç, eğitimli ve dinamik milletvekilinin parlamentoya girmiş olması da değişim için bir sinyal olarak yorumlanabilir.

Kitle iletişim araçları, internet en ücra rayonlarda bile dünyadaki gelişmelerin takip edilmesine imkân veriyor. Ülkede piyasa ekonomisine imkân verecek kurumlar hızla yerleşiyor. Petrol gelirleri öncelikle bazı altyapı yatırımlarına aktarılıyor. Rüşvet ve yolsuzluk çok yaygın, ancak dünya kamuoyundaki bu olumsuz intiba tüm Azerbaycan halkı kadar yönetimini de rahatsız ediyor olacak ki, rüşvete ve yolsuzluğa karşı bir mücadelenin başlatıldığı hissediliyor. Kilit konumdaki kamu bürokratları ve polislerin maaşları arttırılıyor, niteliksiz elemanlar işten çıkarılıyor. Sonuçta Azerbaycan’ın medeni dünyayla bütünleşme yönünde dönüşü olmayan bir yola girdiğini söylemek pekala mümkün.

(Yazı daha önce haberfeneri.com sitesinde de yayınlanmıştır)

Güncelleme: Seçimler sonrası muhalefetin yaptığı haftalık protesto mitinglerinin sonuncusunda süreyi aştıkları, izinsiz oturma eylemi yaptıkları ve polise dağılmamakta direndikleri için göstericilerle polis arasında arbede yaşandı ancak Türk medyasında abartıldığı gibi "yüzlerce yaralı" gibi bir durum söz konusu değildir. Hükümetin muhaliflere pek taviz vermeyeceği anlaşılıyor, zaten onlar da işin arkasını bırakmış gibi görünüyorlar.

Salı, Kasım 29, 2005

Azerbaycan'da Dil ve Edebiyat



Türkiye’de yaşayanlar için Azerbaycan’ın, Azerbaycan için de Türkiye’nin ayrı bir önemi vardır. Azerbaycan devletinin nüfusu 8 milyon civarında ancak İran’ın kuzey ve Batı kısmında (güney Azerbaycan) yaşayan ve hala Türkçe konuşan 30 milyonun üzerinde Azeri Türkü de dikkate alındığında 40 milyon milyonluk bir nüfustan söz etmek daha makul olabilir. Bu yakınlıkta kuşkusuz en önemli faktör konuşulan dilin benzerliğidir. Bu meyanda, hem ülkede konuşulan dili haddim olmayarak, amatör bir gözlemci sıfatıyla değerlendirmek, hem de Türkiye’de iken kendim de dahil, Azerbaycan Türkçesi ile ilgili sahip olunan yaygın bazı yanlış kanaatlere kısaca değinmek isterim.

Bu kanaatlerden ilki Rus dilinin Azerbaycan Türkçesini fazlaca etkilediği yönünde. Şu anda Azerbaycan’da günlük hayatta Türkçe kullanılıyor, ancak halkın büyük kısmı Rusça konuşabiliyor. Malum, 18. yüzyıldan sonra komünist döneme kadar Çarlık, 1920 yılında Kızılordunun Azerbaycan’a girmesiyle 1991 yılına kadar sürecek komünist Rus emperyalizmi dönemi burada hüküm sürdü. Dolayısıyla neredeyse 200 yıldan fazla bir süredir Rusça ile haşır neşir olunan bir bölge Azerbaycan. Ancak, Türkiye’deki yaygın kanaatin aksine Rusçanın bugün ülkede konuşulan Türkçe üzerindeki etkisinin sanılan kadar olmadığı, hatta Türkiye’de konuşulan Türkçenin yabancı dillerden etkilenme oranının çok daha fazla olduğunu rahatça iddia edebilirim.

Rusça konusunda belirtilmesinde fayda olabileceğini düşündüğüm bir nokta var. Burada bize komünizm döneminde Rusça konuşmanın, özellikle Ruslar tarafından halka bir imtiyazmış gibi lanse edildiği, Türkçe kullananların küçümsenip kınandığı yönünde bilgiler verildi. Elbette, Azerbaycan’ın halen eski Sovyet ülkeleri ve özellikle Rusya ile ilişkileri devam ediyor ve Rusça burada hala önemli bir lisan. Ben ise birkaç aylık dönem içinde birbiriyle Rusça konuşan Azerbaycanlı Türk’e çok fazla rastlamadım pek rastlamadım. Zaman içinde bu oranın daha da düşeceğini tahmin ediyorum.

Azerbaycan halkının her alanda etkili olan, tabiri caizse kültürel bir silindir gibi ezip geçen komünist rejimden dilini korumuş olarak çıkması bana ilginç göründü. Bu konuyla ilgili bir not da aktarayım, geçenlerde ayaküstü sohbet ettiğimiz bir matematik profesörü Türkiye’de Türkçeyi perişan ettiğimiz gerekçesiyle hafif yollu bir fırça attı bana. Türkiye’ye bir sempozyum için gittiğinde, özellikle genç kesimin “tedris” gibi kelimeleri anlamayıp manasını sorması hanım profesörü hem şaşırtmış, hem de bayağı kızdırmış. Ben de kendisiyle aynı kanaati paylaştığım için, haklı olduğunu söyledim. Gerçi o hem Azerbaycan, hem de Türkiye’deki “dilin bozulması” işini, 1930’lardaki “Güneş Dil Teorisi” hadisesine bağlı olarak biraz “Ermeni oyunu” olarak görüyor ama sebep ne olursa olsun netice ortada. Yaptığımız çeşitli sohbetlerde Azerbaycanlı dostlarımız güney Azerbaycan olarak adlandırılan bölgede de, resmi olarak okullarda okutulması yasak olan Türkçeyi halkın çok iyi muhafaza ettiği bilgilerini aktardılar.

Türkiye’de bu ülkeyle ilgili genelde sahip olunan bir diğer kanaat de, Azerbaycan Türkçesinin Türkiye Türklerince kolayca anlaşılabileceği yönünde. Bu konuda da ihtiyatlı olmayı tavsiye ederim. İlk intiba olarak çok benzermiş gibi görünen Azerbaycan Türkçesi, özellikle birçok kelimenin kullanımı açısından bugün Türkiye’de kullanılan Türkçe ile farklılaşmıştır. Basit bir misal olsun diye Azerbaycan’da kullanırsanız sizi kimsenin anlayamayacağı ya da anlamakta zorlanacağı, ama bizde günlük hayatta sıkça kullanılan bazı kelimeleri sayayım. “Anlamak”, “beklemek”, “konuşmak”, “inmek”, “binmek”, “telefon açmak”, “aramak”, “evet”, “iyi”, “eski”, “yeni”, “para”, “nasıl”, “yarın”, “öğle”, “akşam”, “ekmek”, “yoğurt” vs. Bu kelimeleri kullanmadan “Kaç para”, “nasıl giderim” gibi önemli soruları soramadan Türkçe konuşmanın ne ölçüde zorlaşacağını tahmin edebilirsiniz. Üstelik burada Azeri Türkleriyle İngilizce konuşmak da (ayıp olması bir yana) çoğu bilmediği için çözüm olmayacaktır. Yine, bazı sık kullanılan kelimelerin anlamı tamamen değiştiği için ciddi yanlışlıklara sebep olabilir: Sabah=Yarın gibi. Geçenlerde bir Türk televizyonuna konuk olan Azerbaycan milletvekili “sabah” diyor, bizim spiker de anlarmış gibi kafa sallıyordu. Halbuki orada “sabah” ile kastedilen “yarınlarımız için şunları planlıyoruz” gibi bir manaydı. Dolayısıyla, bir kısmını zikrettiğim sık kullanılan kelimelere adapte olunduğu takdirde, Türkiye Türkçesi ile Azerbaycan Türkçesi arasındaki fark büyük ölçüde vurgulamalar ve cümle kurmadaki bazı değişikliklerden ibaret kalacaktır. Konuşulanı anlayabilmek için bir müddet dikkat etmek yeterli iken, Azerbaycan Türkçesini konuşabilmek ve özellikle yazarak ifade edebilmek tamamen ihtisas işidir ve eğitim gerektirir.

Uzunca sayılabilecek bir süredir izlenimlerime dayanarak Azerbaycan Türkçesi için şöyle söylemekte bir mahzur olmadığını düşünüyorum, ehli ne der bilemem: Evliya Çelebi Seyahatnamesi yahut Naima tarihindeki üslup ve kullanılan kelimeler buradaki günlük hayatta geçerlidir. Belki de ben bu eserlerdeki hoş ve akıcı üslubu çok sevdiğim için Azerbaycan’da konuşulan Türkçeyi çok beğendim doğrusu. Türkiye’nin Muğla-Maraş arası Toros dağları çevresinde konuşulan bozulmamış Türkçenin Doğu aksanıyla konuşulanını hatırlatıyor. Edindiğimiz bilgiler Azerbaycan’ın değişik bölgelerindeki Türkçenin yer yer bizim Karadeniz, Erzurum bölgeleriyle benzeştiğini gösteriyor. Belki şu örnekler açıklamaya yardımcı olur: Burada metro kapısına yaslanmak değil “söykenmek” yasaktır, taşıtlardan inilmez “düşülür”, biri beklenmez “gözlenir”, yardım edilmez “kömeğ eylenir”, elbiseler yıkanmaz “paltarlar yunur”. Eski değil “köhne”, yeni değil “teze”dir. Sabah “seher”, gündüz “nahar”, evet “beli”, anne “ana”, baba “ata”dır. İyi konuşan bir hatip “yahşı danışmaktadır”.

Teknolojik değişim sonucu yerleşen kelimelerin büyük kısmı Batıdan Rusya üzerinden alındığı için Rusça. Avtobus, televizor gibi. Bazı teknolojik ürünlerin isimleri bizde olduğu gibi Türkçeleştirilmiş: Çamaşır Makinesine “Paltar Yuyan Maşın”, traş makinesine “üz gırkan” denmesinde olduğu üzere. Bilgisayarla ilgili terimler bizde olduğu gibi büyük ölçüde Türkçeleştirilmiş. Mesela, bilgisayar için, fare “siçan”, geri dönüşüm kutusu “zibil”dir. Bilgisayar kapatılmaz “söndürülür”. Dosya kopyalama için “köçürme”, internete bağlanma için “koşulma” kullanılıyor. Hardware, yani donanım için kullanılan kelime ise çok isabetli bir tercih, “avadanlık”.

Burada şiire çok önem veriliyor, hemen her hafta çocuklar bir iki şiir ezberliyor. Öte yandan, ilkokulun ilk yıllarından itibaren çocuklara güzel bir el yazısı öğretiliyor. Azerbaycan’a ilk gittiğim gün sıradan bir esnaf dükkânında çalışan 17–18 yaşlarındaki gencin yazdığı güzel yazıyı görünce hayretler içinde kalmıştım. Malum bizde koca üniversite öğrencilerinin çoğunun yazısı yanında çivi yazısı bile kaligrafik sanat eseri gibi kalır. Ülkenin yetiştirdiği şairlere büyük kıymet veriliyor. Şöyle bir örnek vereyim, en ihtişamlı heykeller devlet adamlarına değil şairlere, bestekârlara ait. Mesela, kendi adına meydanda büyük puntolarla ünlü beyti “Şebi hicran yanar canım, Töker kan çeşmi giryanım, Oyadar halkı efğanım, Gara bahtım Oyanmaz mı” yazılı Fuzuli’nin heybetli heykeli yanında Haydar Aliyev’in yeni dikilmiş anıtı nispeten sönük kalıyor. Büyük caddelerin, meydanların çoğu Fuzuli, Nizami, Hatai gibi eski ve Samed Vurgun, Hüseyin Cavid gibi yakın zamanda yaşamış şairler ile Üzeyir Hacıbeyov gibi bestekârların adıyla anılıyor. Hasılı, Bakü’de dolaşırken hemen her yerde karşınıza bir sanatkar heykeli çıkması muhtemel.

Neticede Azerbaycan’da konuşulan ve resmen kullanılan dil Türkiye’deki Türkçe ile bazı nüanslar dışında büyük ölçüde aynıdır. İki ülke arasında resmi ilişkilerden ve devlet politikalarından bağımsız olarak, halklar arasında her zaman mevcut olagelmiş sıcak ilişkilerin büyük ölçüde aynı dili konuşmakla bağlantılı olduğu açıktır. Son olarak, Türkiye’de kullandığımız Türkçe açısından Azerbaycan’dan almamız gereken dersler olduğunu da düşünüyorum. Bizde özel eğitim almış kimseler hariç büyük çoğunluk, özellikle üniversite öğrencisi gençler, bırakın Osmanlıca yazılmış metinleri okuyabilmeyi, Latin harfleriyle basılmış 1930’lu, 1940’lı yılların metinlerini okumaktan acizdir. Hatta daha ileri gidelim, 1960’ların Türk filmlerindeki bazı cümleler dahi bu gençlerimiz için anlaşılmaz bulunabilir. Hâlbuki bir Azeri üniversite öğrencisi aynı dönemlere ait metinleri kolaylıkla anlayabilir.

Azeri profesörün dediği gibi, bu işin sorumlusu ne ölçüde Ermenilerdir bilemem ama bugün Türkiye’de kullanılan dili içinden çıkılmaz bir hale dönüştürme işinde kendi kabahatimizin hiç de yabana atılmaması gerektiğine inanıyorum. Üstelik biz, burada insanların gözüne bakılınca hala etkileri hissedilen komünist emperyalizm gibi bir baskıya da maruz değildik. Ümit ederim Azerbaycan en çetin dönemlerde bile hassasiyetle koruduğu diline sahip çıkar, Batı dünyasıyla yeni başladığı etkileşimde hatalarımızı tekrarlamaz, bizde olduğu gibi birbirini anlamayan baba-oğul, dede-torun manzaralarının garabetiyle karşılaşmaz.